"BİR HESABI DAHA KAPATTIK BUGÜN...YILLARIN İPİNİ ÇEKE ÇEKE GİDİYORUZ...MAKSAT HAYAT OLSUN......."



Sevgili Dostlar,

Sayfamızda edebi bilgilerin yanı sıra eğlenerek vakit geçirebileceğiniz videolar, genel kültürünüzü geliştirebileceğiniz makaleler,Türk toplumu ile ilgili önemli bilgiler, her konuda yazılmış şiir ve hikayeler de bulunmaktadır. Yorum ve eleştirilerinizin bloğumuzu geliştireceğini belirterek sizinle buluşmaktan mutluluk duyduğumuzu belirtmek istiyorum. Tüm yoldaşlara ve kardaşlara selam olsun...



Düşüp bahar kokulu bir çiçeğe dönüşmeyin!!"

Neyi arıyorsan sen, O'sundur" der Mevlana..
Zulmün peşindeysen zalimsin, aşkı arıyorsan aşık....
Elinden tuttuğumuz her sevgili, bizi sürükleyip, kendi iç dünyamızın derinliklerinde bir keşif gezisine çıkarır.
Her ilişki, benliğimizde bir kazıdır aslında,her sevda ruhumuzun bir başka yüzü...
Her aşkta kendimizi ararız,o yüzden bulduklarımız benzerimizdir.
Resimlerini yan yana koyun sevdiklerinizin ve dikkatle bakın yüzlerine,
onların suretlerinden kendi yüzünüz bakacaktır size...
Aşk denilen kaleydoskobun buzlu camına gözünüzü dayadığınızda,
binbir cam rengarenk ışıklar saçarak döndüğünde,
her seferinde bambaşka şekiller ördüğünü görürsünüz.
Her camda, farklı bir renginiz vardır;her şekilde sizden bir parça...
Aşklarınız hülasanızdır.
Sevdiginiz her adam, beğendiğiniz her kadın farklı ruh hallerinizi ele verir;
arada bir çevirdiniz mi kaleydoskobu,
cam paralar yer değiştirip yeni şekiller alır;hepsi siz...
Sevgilinizin gözlerindeki dolunay,
sizdeki ışığın yansımasıdır aslında;
dilindeki sizin ilhamınız, tenindeki sizin yansımanızdır.
Yoksa halâ bir sevdiğiniz,o henüz kendinizi bulamadığınızdandır...
Aşk, narsizmdir.
Sevda, çevrildikçe içinizin farklı ışıklarını yakan eğlenceli bir kaleydoskop gibi başımızı döndürüyor.
Ve biz, hep baharı takip ederek dünyayı gezen bir gezgin gibi içimizdeki eski baharları arıyoruz.
Narcissusu'u bilirsiniz;
Öyle heybetli ve güzelmiş ki,bakmaya dayanazmazmış kendine...
Gün boyu ayna karşısına geçip kara gözlerini,incecik burnunu,dar kalçalarını,
kıvırcık saçlarını seyredermiş hayran hayran...
Bir gün ırmak kenarında gezinirken,sudaki yansımasına ilişmiş gözü.
Uzanıp, iyice bakmak istemiş.
Tam gördüğünde kendisini,dengesini kaybedip düşüvermiş ırmağa, kapılıp gitmiş suya...
Yeryüzünün en güzel insanının öldüğünü duyan Tanrı, unutulmaması için O'nu her bahar açan güzel kokulu bir çiçeğe dönüştürmüş,
Narcissus, nergis olmuş.
Kıssadan hisse, benden size tavsiye,
taze bir nergis verin bugün sevgilinize...
Sonra da, nerede baharsa mevsim, rotasını oraya çevirip içinizdeki eski baharlara koşan bir gezgin gibi "Bahar getirdim sana" deyin.Baharın elinizde olduğunu unutmadan..

Gözlerindeki ırmağa baktığınızda kendinizi göreceksiniz;
dikkat edin de hayran olup düşmeyin...
Düşüp bahar kokulu bir çiçeğe dönüşmeyin

HÜSEYİN SALMAN



İki Rayı Gibiyiz Bir Tren Yolunun,
Yakın Olması Neyi Değiştirir Son İstasyonun..


5 Kasım 2007 Pazartesi

DÜZYAZI ( NESİR ) BİLGİSİ


ROMAN

İnsanların yaşadıkları ya da yaşayabilecekleri olayları, yere, zamana ve şahsa bağlayarak anlatan eserlere roman denir.

* Romanda olaylar geniş ve ayrıntılı olarak anlatılır.
* Ana olay etrafında olaycıklar vardır.
* Şahıs kadrosu geniştir.Karakter çözümlemeleri yapılır.
* Zaman olarak geri dönüşler olur.

Romanlar çeşitli türlere ayrılır;
- Tarihi Roman: Konusunu tarihten alır.
- Töre Romanı: Toplumun yaşayış tarzını, geleneklerini, adetlerini işleyen romandır.
- Psikolojik Roman: Ruh çözümlemelerinin yapıldığı romanlardır.
- Egzotik Roman: Uzak ve yabancı ülkelerin doğa ve insanlarını anlatan romandır.
- Tezli Roman: Bir görüş veya düşünceyi savunan romandır.
- Polisiye Roman: Dedektif hikayelerini anlatan romandır.

ROMANI GENİŞ OLARAK ELE ALIRSAK;

Latincede, “yazı” anlamına gelen bir sözcüktür Roma’da bozulmuş latince’ye verilen ad olarak kullanılırken daha sonra yaşanmış bir olayı hikâye etme anlamında kullanılmaya başlanmış; çağımızda ise, öykü türünün her yönüyle gelişmiş şekline “roman denmiştir.
Yani yaşanmış ya da yaşanabilir olayları, yer, zaman, çevre ve insan unsurlarına dayanarak, geniş bir bakış ısıyla anlatan yazı türüne ROMAN diyoruz.

ÖZELLİKLERİ:
1) Konusu insan ve dünyadır.
2) Gerçek yaşamı yansıtmaya çalışır.
3) Anlattığı olay, çevre ve kişiler, yaşamdan alınır
4) Olay ve kişileri ayrıntılı anlatma, tahlil ve tasvirlere çok yer verme, bir ana olay etrafında bir çok küçük olaya yer verme bakımından hikâye türünden ayrılır.

Roman türünün ilk örneğini ilk defa XVI. Yüzyılda İspanyol yazar Miguel de Cervontes ( Mişel Servantes) “ Don Kişotadlı esriyle vermiştir XVII. Yüzyılda Madema de la Fayette : “Princesse de Clevsadlı eseriyle onu takip etmiş; XIX. Yüzyılda gelişen romantizm verealizm akımları bu tütün de gelişmesinde etkili olmuştur..

Türk Edebiyatında daha önceleri bu türün yerini tutan MESNEVİLER vardı. Batılı anlamdaki roman türü bizde önce çevirilerle başlar.

İlk olarak Yusuf Kâmil Paşa Fransız yazar FenelondanTelmaqueadlı esri çevirmiş ; sonra Wictor Hugo’danSefiller”, Daniel DefodanRobinsun Crosoeve Alexandre Dumas ‘dan “Monte Criestoçevrilmiştir.

Bizde ilk yerli romanı Şemsettin Sami : “Taaşşuk u Talat ve Fitnat adlı eseriyle vermiştir.

Daha sonra Namık Kemalİntibahadlı eseriyle ilk edebi roman örneğini Halit Ziya Uşaklıgil “Mai ve SİYAH “la ilk modern roman örneğini vermişlerdir. Bunları “Araba Sevdası “ adlı romanıyla Hüseyin Rahmi , “Eylüladlı romanıyla Mehmet Rauf takip eder .

Milli Mücadele döneminde Halide EdipAteşten Gömlek “, “yaban”. Reşat NuriÇalıkuşuromanlarıyla bu türü mükemmele ulaştırır.

ROMAN ÇEŞİTLERİ

A ) KONULARINA GÖRE

1 – Tarihi Roman : Tarihteki olay ya da kişileri konu alan romanlardır. Yazar tarihi gerçekleri kendi hayal gücüyle birleştirerek anlatır.

İlk örneğini Valter ScoltVaverleyadlı eseriyle vermiş. Bunu Gogol ,”Toros Bulba “, W. Hugo “Nöturdam de Paris “ , A. Dumas “Monte Criestove Üç Silhşörlerle takip eder.

Türk edebiyatında ilk örneği N. Kemal’in “Cezmi “ romanıdır. N. ADSIZ’ın “Bozkurtlar “;T BuğraKüçük Ağa “, Küçük Ağa Ankarada” K. Tahir’in Yorgun Savaşçı”. “Devlet Ana” bu tür romanlardır.

2 - Macera Romanı:Günlük hayatta her zaman rastlanmayan, şaşırtıcı, sürükleyici, esrarengiz olay-ları anlatan romanlardır “Serüven Romanları” da denir. Bir araştırma ve izlemeyi anlatanPolisiye Roman “, alışılmışın dışında uzak yerleri ve yaşamları anlatanEgzotik Romanlarda bu gruba )- girer.

Dünya edebiyatında R. L. Stevensın’ın “Hazine Adası”. D. Defo’nun “Rabinson Cruse” R . Kiplink’in “Cangel”; Türk edebiyatında A. Mithat EfendininHasan Mellah “ . “Dünyaya İkinci Geliş”, Peyami Safa’nın “ Cingöz Recai “ bu türün en tanınmış örnekleridir.

3) Sosyal Roman : İnsan yaşamınn sınırsız kültür birikimi içinde yer alan ve insanı derinden etkileyen toplumsal, siyasi olaylar, inançlar, gelenek ve görenekleri bazen eleştirisel, bazen de bilimsel ıdan ele alıp anlatan romanlardır.

Dünya edebiyatında : W. Hugo’nun “Sefiller “, Tolstoy’unSuç ve Ceza”; Türk edebiyatında Namık Kemal’in “İntibah “,R. M. Ekrem’in Araba Sevdası “ A. M. EfendininFelatun Bey İle Rakım Efendi bu tür romanlardır.

Bir fikri savunup bilimsel verilerle olaya yaklaşanTezli Roman “( Yakup KadrininYaban” romanı gibi.) ; toplumdaki inanç ve gelenekleri anlatan Töre Romanı” ( Halide EdipSinekli Bakkal) bir olayı eleştirisel yaklaşımla anlatanYergi Romanı “ (Y Kemal’in İnce Memet “ ) ; belli bir yerin özelliklerini anlatanMahalli Roman ( F. Baykurrtunlanları Öcü “) sosyal romanın çeşitleridir.

4)- Psikolojik Roman : ( Tahlil Romanı ) : Dış alemdeki olaylardan çok , kahramanların dünyasını, ruh hallerini ele alarak kişilerin toplumla ilişkilerini, bunların birbirinden nasıl etkilendiklerini anlatan romanlardır.

İlk örneği: Madame de La Fayette’ninPrencesse de ClevsAdlı romandır.

Bizde Mehmet RaufunEylül” ilk örnektir. Peyami Safa’nın “Matmazel Noralya’nın Koltuğu”, “Bir Tereddütün Romanı “, “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu “ bu türdendir.

5) Otobiyografik Roman: Yazarın kendi yaşamın anlattığı romanlardır. Dünya edebiyatında Alfonse Dode’ninKüçük Şeyler “ , bizim edebiyatımızda: Y. Kadri Karaosmanoğlu’nun “Anamın Kitabı “. P. Safa’nın “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”bu türün örnekleridir.

NEHİR ROMAN : Bir kişinin, bir toplumun hayatındaki gelişmeleri ya da tarihi bir olayı birden fazla cilt halinde anlatan romanlardır.
Tarık Buğra’’nın “Küçük Ağa”, “Küçük Ağa Ankara’da” , “Firaun İmanı”; Nihal Adsız’ın “Bozkurtlar “ , “Bozkurtların Ölümü”, “Bozkurtlar Diriliyorromanları gibi.

B) KONULARIN IŞLENİŞİNE GÖRE ROMANLAR:

1 – Romantik Roman : Romantik akıma uygun olarak, duygu ve hayallerin ön plânda olduğu romanlardır.( İntibah”, “Eylül”, “Mai Ve Siyahgibi )

2 – Realist Roman : Gerçekçi akıma uygun olarak gözlem ve deneyimin duygu ve hayalden daha ön plânda olduğu akımdır. İlk örneği R. M. Ekrem’in “Araba Sevdası “.

3 – Natüralist Roman: Bilimsel araştırmalara bağlı kalarak kahramanlarını gözlemlerle seçen romanlardır.

Olmuş ya da olması mümkün olan olayları anlatansa sanat eserleridir.

*Tek bir olay vardır.Olaycıklar yoktur.
*Şahıs kadrosu romana göre dardır.
*Kişiler çoğu zaman hayatlarının belli bir anı içinde anlatılır.
*İki tür hikaye görülür;

a)Olay Hikayesi: Maupassant tarzı da denir. Olay esastır.Bizdeki temsilcisi, Ömer Seyfettindir.

b)Durum Hikayesi: Çehov tarzı da denir. Olaydan çok insanın belli bir zaman dilimindeki durumu anlatılır.Bizdeki temsilcisi, Sait Faik Abasıyanık ve Memduh Şevket Esendal'dır.

HİKÂYEYİ GENİŞ OLARAK ANLATIRSAK :

İlk Çağ Anadolusunda masal, ve tarihi olayları anlatan eserlerle oluşmuştur. Orta Çağda özellikle HindistandaBinbir Gece Masalları” sağlam bir hikaye geleneğinin varlığını bildirmektedir. Bu gelenek, Arapçadan yapılan çevirilerle Avrupa’ya masal, efsane, rivayetler şekliyle yayılmıştır.

Hikâyeye bugünkü anlamda ilk edebi kimlik kazandıran İtalyan yazar Boccaciodur. XVI. Yüz-yılda yazdığı “Decameronadlı eseriyle ilk öykü örneğini vermiştir. Rönesans’ın etkisiyle de XIX. Yüzyıl edebiyatının en yaygın türü olmuştur.

Bizde, destanlar, halk hikâyeleri , ve masallarla eski bir temeli olan bu tür, XIV. Ve XV. Yüzyıl-da “Dede Korkut Hikâyeleriile çağdaş hikâye tekniğine yaklaşmıştır.

XIX. yüzyılda Tanzimat’la gelen yeniliklerle birlikte batılı anlamda ilk örneğini Ahmet Mithat EfendiLetaif-i Rivayet ( söylene gelen güzel şeyler ) adlı eserini yazarak vermiş; “Kısadan Hiseile bu türü geliştirmiş, Sami Paşazade Sezai : “Küçük Şeyleradlı eseriyle modern hikâyeyi oluşturmuştur. Bağımsız bir tür olma özelliğini ise Milli Edebiyat döneminde Ömer Seyfettinle kazanmıştır.

TANIMI : Yaşanmış ya da yaşanabilecek şekilde tasarlanmış olayları kişilere bağlı olarak belli bir yer ve zaman içinde anlatan türe hikâye diyoruz.

HİKÂYENİN UNSURLARI
1) OLAY: Hikâyede üzerinde söz söylenen yaşantı ya da durumdur
2) KİŞİLER: Olayın oluşmasında etkili olan ya da olayı yaşayan insanlardır.
3) YER: Olayın yaşandığı çevre veya mekândır.
4) ZAMAN : Olayın yaşandığı dönem, an mevsim ya da gündür.
5) DİL VE ANLATIM : Hikâyenin dili ık, akıcı ve günlük konuşma dilinden farklı olarak, etkili sözcük, deyim atasözü ve tamlamalarla zenginleştirilmiş güzel bir dil olmalıdır.

Anlatım ise iki şekilde olur : Hikâye kahramanlarından birinin ağzından yapılan anlatım “hikâyede birinci kişili anlatım” ; yazarın ağzından anlatılanlar “hikâyede üçüncü kişili anlatım”

HİKÂYEDE PLÂN:
Hikâyenin planı da diğer yazı türlerinde olduğu gibi üç bölümden oluşur; ancak bu bölümlerin adları farklıdır. Bunlar:

1) SERİM: Hikayenin giriş bölümüdür.Bu bölümde olayın geçtiği çevre , kişiler tanıtılarak ana olaya giriş yapılır.
2) DÜĞÜM : Hikayenin bütün yönleriyle anlatıldığı en geniş bölümdür.
3) ÇÖZÜM : Hikayenin sonuç bölümü olup merakın bir sonuca bağlanarak giderildiği bölümdür

Ancak bütün hikayelerde bu plân uygulanmaz , bazı öykülerde başlangıç ve sonuç bölümü yoktur .Bu bölümler okuyucu tarafından tamamlanır.

ÖYKÜ ÇEŞİTLERİ

Hikâye, hayatın bütünü içinde fakat bir bölümü üzerine kurulmuş derinliği olan bir büyüteçtir. Bu büyüteç altında kimi zaman olay bir plan içinde , kişi, zaman, çevre bağlantısı içinde hikaye boyunca irdelenir. Kimi zaman da büyütecin altında incelenen olay değil, hayatın küçük bir kesiti, insan gerçeğinin kendisidir Bu da öykünün çeşitlerini oluşturur. Buna göre ;

1) OLAY ( KLASİK VAK’A ) HİKÂYESİ : Bir olayı ele alarak, serim, düğüm, çözüm plânıyla anlatıp bir sonuca bağlayan öykülerdir. Kahramanlar ve çevrenin tasvirine yer verilir Bir fikir verilmeye çalışılır; okuyucuda merak ve heyecan uyandırılır. Bu tür, Fransız yazar Guy de Maupassant ( Guy dö Mopasan) tarafından yaygınlaştırıldığı için “Mopasan Tarzı Hikâye” de denir.

Bu tarzın bizdeki en önemli temsilcileri: Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay, H. Rahmi Gürpınar ve R. N. Güntekin’dir..

2) DURUM ( KESİT ) HİKÂYESİ: Bir olayı değil günlük yaşamın her hangi bir kesitini ele alıp anlatan öykülerdir Serim, düğüm, çözüm planına uyulmaz Belli bir sonucu da yoktur. Merak ve heyecandan çok duygu ve hayallere yer verilir; fikre önem verilmez, kişiler kendi doğal ortamlarında hissettirilir. Olayların ve durumların akışı okuyucunun hayal gücüne bırakılır.

Bu tarzın dünya edebiyatında ilk temsilcisi Rus yazar Anton Çehov olduğu için “Çehov Tarzı Hikâye” de denir.

Bizdeki en güçlü temsilcileri : Sait Faik Abasıyanık, Memduh Şevket Esendal ve Tarık Buğra’dır

3) MODERN HİKÂYE : Diğer öykü çeşitlerinden farklı olarak, insanların her gün gördükleri fakat düşünemedikleri bazı durumların gerisindeki gerçekleri, hayaller ve bir takım olağanüstülüklerle gösteren hikâyelerdir.

Hikâyede bir tür olarak 1920’lerde ilk defa batıda görülen bu anlayışın en güçlü temsilcisi Fransız Kafka’dır Bizdeki ilk temsilcisi Haldun Taner’dir. Genellikle büyük şehirlerdeki yozlaşmış tipleri, sosyal ve toplumsal bozuklukları , felsefi bir yaklaşımla, ince bir yergi ve yer yer alay katarak, irdeler biçimde gözler önüne serer.

Olağanüstü olayların anlatıldığı sözlü bir edebiyat ürünüdür.

* Olaylar hayal ürünüdür.
* Yer ve zaman belli değildir.
* Kahramanlar insanüstü nitelikler gösterir.
* İyiler hep iyi, kötüler hep kötüdür.
* iyiler ödüllendirilir, kötüler cezalandırılır.
* Eğiticilik esastır. Evrensel konular işlenir.
* Olaylar miş'li geçmiş zaman kullanılarak anlatılır.



MAKALE

Bir gerçeği açıklamak, bir konuda görüş ve düşünceler öne sürmek ya da bir tezi savunmak, desteklemek için yazılan yazılara makale denir.

* Anlatım yalın ve yoğundur, nesnel bir nitelik taşır.
* Öne sürülen düşünce ve tez kanıtlanır.
* Söz oyunlarına baş vurulmaz, süslü anlatımdan uzak durulur.
* Her konuda makale yazılabilir.
* Gazete ve dergilerde yayımlanır.



DENEME

Yazarın herhangi bir konudaki görüşlerini, kesin kurallara varmadan, kanıtlamaya kalkmadan, okuyucuyu inanmaya zorlamadan anlattığı yazı türüdür.

*Yazar, kendisiyle konuşuyormuş gibi bir hava sezdirir.
*Samimi bir dil kullanılır.
*Yazar, öne sürdüğü görüşleri ispatlamak zorunda değildir.
*Yazarın kesin bir sonuca varma zorunluluğu yoktur.
*Nurullah Ataç "Deneme, ben ülkesidir" der.
*Yazar anlatımda ve konu seçiminde özgürdür.
*Türün ünlüleri, Ahmet Haşim, N. Ataç, Suut Kemal Yetkin, A. Hamdi Tanpınar, Selahattin Eyyüboğlu.



FIKRA

Yazarın, gündelik olayları, özel bir görüşle, güzel bir üslupla, kanıtlama gereği duymadan yazdığı kısa, günübirlik yazılardır.

* Gazete yazısıdır.
* Yazar düşüncelerini kanıtlama yoluna gitmez.
* Dil tabiidir.Günlük deyimlere, yer yer nükteli sözlere yer verilir.
* Okuyucuyla sohbet ediyormuş gibi bir hava sezdirilir.
* Türün ünlüleri, Ahmet Rasim, Falih Rıfkı, A. Haşim, H. Cahit Yalçın, Peyami Safa.



SOHBET

Yazarın, gündelik olaylarla ilgili düşüncelerini, okuyucu ile karşı karşıya oturup konuşuyormuş gibi içten bir hava içinde yazdığı yazılardır.

* Herkesi ilgilendiren konular seçilir.
* Cümleler çoğu zaman konuşmadaki gibi devriktir.
* Yazar, sorulu-cevaplı cümlelerle konuşuyormuş hissi verir.
* İçtenlik, samimilik,doğallık sohbetin özelliklerindendir.
* Türün ünlüleri, Ahmet Rasim, Şevket Rado, Atilla İlhan.



ELEŞTİRİ

Sanat, edebiyat, düşünce eserlerini hem öz hem yapı yönünden açıklayan, başarılı ve başarısız ya da değerli ve değersiz yönlerini gösteren, bunları örneklerle somutlayıp belirten yazı türüdür.

* Eleştiri objektif olmalıdır.
* Eleştiride amaç okura ve yazara yol göstermektir.
* Eleştirmenin kişisel duygularını kattığı eleştirilere öznel eleştiri, kişisel duygularını katmadığı, objektif olduğu eleştirilere de nesnel eleştiri denir.


GÜNLÜK (GÜNCE)

Yaşanan olayların, izlenimlerin, tarih atılarak, günü gününe yazılması ile oluşan türe günlük denir.

* Kısa yazılardır.
* Olayı yaşayan kişi tarafından yazılır.
* Yazarın hayatından izler taşır.
* İçten ve sevecendir.
* Eski edebiyatta Ruzname de denir.
* Türün ünlüleri, Oktay Akbal, Suut Kemal Yetkin,
Seyit Kemal Karaalioğlu.


HATIRA (ANI)

Bir yazarın kendisini yaşadığı ya da tanık olduğu olayları, sanat değeri taşıyan bir üslupla anlattığı yazılardır.

* Geçmişteki olay üzerine yazılır.
* Yazar, olayları kendi bakış açısından anlatır.
* Anılar, yaşandığı dönem hakkında bilgi verir.
* Anılarda, yazarın kişisel bakışı söz konusudur.
* Türün ünlüleri, Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmet Rasim, Halit Ziya, Hüseyin Cahit, Falih Rıfkı.


BİYOGRAFİ

Ünlü kişilerin hayatını anlatan yazı türüdür.

*Kişiyi tüm yönleriyle tanıtır.
*Açık, sade bir dil kullanılır.
*Divan edebiyatında şairleri anlatan bu eserlere, "Tezkire" denirdi.
*Türün ünlüleri; Mithat Cemal Kuntay, Şevket Süreyya Aydemir.



OTOBİYOGRAFİ

Bir kimsenin kendi yaşam olaylarını anlattığı eserlerdir.

*Çoğu zaman bunlarda, sanatçı kendisiyle beraber aile büyüklerinden, çevreden, aile içi durumlardan da söz eder.



MEKTUP

Bir düşünce veya duygunun birilerine iletilmesi amacıyla yazılan özel yazılardır.

*Türün ünlüleri; Fuzuli, Namık Kemal, Ziya Gökalp, A. Hamdi Tanpınar, Cahit Sıtkı Tarancı.



GEZİ YAZISI

Gezilip görülen yerler hakkında yazılan yazılardır.

* Gezi yazısında yazar daima, gezdiği yerleri anlatmalı, uydurma, yanlış bilgiler vermemelidir.
* Yazar gördüklerini, okuyucusunun daha iyi algılaması için, karşılaştırma yapar.Okur sanki o yerleri sanatçıyla gezer gibi olur.



TİYATRO

Hayattaki olayları konu edinen, sahnede oynanmak amacıyla yazılan edebi eserdir.

* Roman ve hikaye soyut olduğu halde, tiyatro somuttur.
* Tiyatro eserleri, konularına göre dram, trajedi ve komedi gibi türlere ayrılır.

A-TRAJEDİ:

Seyirciye, hayatın acıklı yönlerini göstermek, ahlak, erdemi anlatmak için yazılmış manzum eserlerdir.

* Konusunu seçkin kimselerin hayatından ya da mitolojiden alır.
* Kahramanları tanrılar, tanrıçalar ve soylu kimselerdir.
* Kusursuz bir üslubu vardır. Kaba sözlere yer verilmez.
* Eser baştan sona kadar ağırbaşlı, ciddi bir hava içinde geçer.
* Çirkin olaylar, seyircinin gözü önünde gerçekleştirilmez, sahne arkasında gerçekleştirilir. Bu olaylar haberciler tarafından sahnede aktarılır.
* Üç birlik kuralına uyulur.( Yer, zaman, olay )
* Oyunda korolara yer verilir.
* Ünlü trajedi yazarları;
Eski Yunan; Aiskhylos, Eurupides, Sophokles.
Fransız; Corneille, Racine.


B-KOMEDİ:

İnsanların ve olayların gülünç yönlerini ortaya koymak, izleyenleri güldürmek ve düşündürmek amacıyla yazılmış tiyatro eseridir.

* Konusunu, yaşanılan hayattan ve günlük olaylardan alır.
* Kişiler halktan ve yüksek zümreden her çeşit insan olabilir.
* Her türlü söze şakaya yer verilir.
* Kişilerin her türlü davranışları sahnede gösterilir.
* Birbirini izleyen diyalog ve koro bölümlerinden oluşur.
* Manzum olarak yazılır.
* Üç birlik kuralına uyulur.
Türün yazarları, Yunan-Aristophanes, Fransız- Moliere.


C-DRAM:

Hayatı olduğu gibi acıklı ve gülünç yönleriyle sahnede göstermek için yazılan tiyatro eseridir.

* Hayatı olduğu gibi yansıtır. Trajedi ve Komedi kaynaşmıştır.
* Konusunu günlük yaşamdan ve tarihten alır.
* Üçbirlik kuralına uyma zorunluluğu yoktur.
* Olaylar, çirkin dahi olsa sahnede gösterildiği gibi kişiler hangi sınıf ve halktan olursa olsun dramda yer alır.

31 Ekim 2007 Çarşamba

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

Ataol Behramoğlu

YENİDEN BAŞLAYABİLSEYDİM EĞER

Eğer yeniden başlayabilseydim yaşama,
ikincisinde daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz,
sırtüstü yatardım.

Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar.
Çok az şeyi ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun olmazdı aslında.

Daha çok riske girerdim,
Daha fazla seyahat eder,
Daha çok güneş doğuşunu izler,
Daha çok dağa tırmanır
Daha çok nehirde yüzerdim.

Görmediğim birçok yere giderdim,
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.

Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer,
Yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem,
Yaşam budur zaten: Anlar, sadece anlar, sizde anı yaşayın.

Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye
ve paraşüt almadan gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim ilkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güzelin tadına varır,
Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı, eğer.

Ama işte 85'imdeyim ve biliyorum... Ölüyorum...

Jorge Luis Borges

27 Ekim 2007 Cumartesi

ŞİİR BİLGİSİ


TÜRK ŞİİRİNDE ÖLÇÜ

Hecelerin sayılarının ya da uzunluk ve kısa­lıklarının düzenli biçimde sıralanması temeline dayanan ve nazımda ahenk aracı olarak kullanı­lan öğeye ölçü (vezin) denir.

Türk şiirinde üç türlü ölçü kullanılmıştır:

1. Hece ölçüsü
2. Aruz ölçüsü
3. Serbest ölçü

HECE ÖLÇÜSÜ

Hece ölçüsü, hecelerin sayılarına göre oluş­turulan bir ölçüdür. Hece ölçüsüyle oluşturulan şiirin ilk dizesinde kaç hece varsa, diğer dizelerde de o kadar hece vardır.

Hece ölçüsü, dilimizin doğal ölçüsüdür. Türk şiirinin en eski örneklerinde, Halk şiirinde, Milli Edebiyat döneminde ve sonrasında hece ölçüsü yaygın biçimde kullanılmıştır.

Halk şiirinde hece ölçüsüne "parmak hesa­bı" da denilmiştir.

Hece ölçüsüyle oluşturulan şiirlerde dizeler iki ya da daha çok parçaya bölünür. Dizelerin bu bölüm yerlerine "durak" denir. Duraklar belirle­nirken sözcükler ortalarından bölünmez; durak yerleri sözcüklerin sonuna rastlatılır.

Hece ölçüsünün esası, hece sayısındaki denkliktir. Bu sayısal denklik, şiirdeki dizelerin ka­lıbını da verir. Kalıp, dizenin ölçüsüdür. Buna gö­re 7 heceli bir dizenin kalıbı "yedili", 11 hecelinin-ki "on birli".... diye adlandırılır.

Halk şiirinde, heceyle oluşturulan şiirlerde en çok 7'li, 8'li, 11'li ve 14'lü kalıplar kullanılmıştır.


7'li kalıp
Tuzaktayım ne gülem
Ne haldeyim ne bilem
Bir garipçe bülbülem
Ötmeğe güle geldim

8'li kalıp
Gâh eserim I yeller gibi (4 + 4)
Gâh tozarım I yollar gibi (4 + 4)
Gâh akarım / seller gibi (4 + 4)
Gel göre beni I aşk neyledi (4 + 4)
(Yunus Emre)

11'li kahp(4 + 4 + 3)
Hangi dağda bulsam ben o maralı
Hangi yerde görsem çeşm-i gazali
Avcılardan kaçmış ceylan misali
Göçmüş dağdan dağa yoktur durağı
(Bayburtlu Zihni)

14'lü kalıp (7+ 7)
Gözümde bir damla su deniz olup taşıyor
Çöllerde kalmış gibi yanıyor yanıyorum
Bütün gemicilerin ruhu bende yaşıyor
Basımdaki gökleri bir deniz sanıyorum
(Ömer Bedrettin Uşaklı)



ARUZ ÖLÇÜSÜ
Aruz ölçüsü hecelerin uzunluğu ve kısalığı temeline dayanır. Arap şiirinin bir ölçüsüdür. Bu ölçü uzun (kapalı) ve kısa (açık) hecelerin yan ya­na gelmesinden doğan kalıplardan oluşur.
Aruz ölçüsünde ünsüzle biten heceler uzun (kapalı), ünlüyle biten heceler kısa (açık) olarak tanımlanır. Ölçüyü çözümleme İşleminde uzun heceler çizgi (-) ile, kısa heceler nokta (.) ile gös­terilir.

Örnek :
Se ni söy ler/ba na dağ lar/de re ler
fe i lâ tün fe i lâ tün fe i lün

Aruz ölçüsünde dizeler iki veya daha çok parçaya bölünür. Duraklar sözcüğü ortadan kesebilir.

Aruzda uzun okunan ünlüler, kapalı hece oluşturur: lâ, û, i... gibi.

Aruz ölçüsünde dizelerin son hecesi, kısa da olsa, uzun olarak çözümlenir. Aruz ölçüsü, ilk olarak, edebiyatımızda Ku-tadgu Bilig'de kullanılmıştır. Halk, Divan Tanzimat, Serveti Fünun, Fecr-i Ati şiirinde aruz ölçüsüyle ürünler verilmiştir. Türkçe sözcüklerin söyleniş biçimlerinin bozulmadan aruza uydurulması işini ilk kez Tevfik Fikret başarmış; bunu Mehmet Akif ile Yahya Kemal izlemiştir.

'••' Türkçenin yapısı aruza elverişli değildir.Türkçede uzun okunan ünlülerin olmaması, aruz­la şiir yazmayı çok güçleştirmiştir. Arapça ve Farsçada İse böyle bir sorun yoktur.

Aruzla İlgili Bazı Terimler :

Takti {Kesme}
Aruz ölçüsünde dizelerin durak yerlerini be­lirtecek biçimde kesik kesik okunmasına takti (kesme, parçalama) denir.

Seneler geç / ti henüz gel / mediler
Oradan gel / me yecekmiş / dediler
Fe i lâ tün / fe i lâ tün / fe i lün


Vasl (Ulama)
Ünsüzle biten bir sözcüğün ünsüzünü, on­dan sonra gelen ve ünlüyle başlayan bir sözcüğün ilk hecesine bağlama (bitişik okuma) işlemine vasi (ulama) denir.

Ulama, ölçüde yan yana iki açık hece gerek­tiği zaman yapılır. Ulama yapılan sözcükler arala­rına bir ( ) işareti konarak belirtilir.

Örnek.: "Siper et gövdeni dursun bu hayâsızca akın"

dizesinde ulama yapılmazsa, çözümleme aruza uygun olmaz. Bu dizede "siper" ve "et" sözcükle­ri arasında ulama yapılmalıdır. (O zaman, iki açık hecenin yan yana geldiğine dikkat ediniz.)
"Siper et gövdeni dursun bu hayâsızca akın"


İmâle
Kısa bir heceyi, ölçü gereği, uzun yapmaya (uzatarak okumaya) imâle denir. Uzun okunan kı­sa hece, bu yöntemle kapalıya dönüştürülür.
İmâle, bir aruz kusurudur.

"Çevre yanımda gelip oturdular" dizesindeki imaleleri gösterelim:

Çevre yaa mm / daa ge lip oo / tur du lar
fâ i lâ tün fâ i lâ tün fâ i lün


Uzun bir heceyi, ölçü gereği kısa yapmaya zihaf denir. Zihaf da bir aruz kusurudur.
Örnek
Bir söz le /te sel lî ey /le bâ ri
--------- ■ • — • — •__________
Mef û lü me fâ i lün fe û lün

Yukarıdaki dizenin üçüncü sözcüğündeki "lî" hecesi aslında uzundur; fakat ölçü gereği kısa okunmuştur.

Med
İki kapalı hece arasında bir açık hece bulun­ması gerektiğinde, sonu bir uzun ünlü ve bir ün­süzle biten heceyi (nâz, tâb ... gibi) imaleden bi­raz daha uzun okumaya med denir. Bu yöntemle kapalı olan tek hece bir buçuk hece (kapalı + açık) yapılmış olur.

Med, aruzda bir ses sanatı olarak değerlendirilir.

"O nâz hastası tâ böyle bi-mecâl midir"

dizesinde "nâz" sözcüğü, (— •) biçiminde çö­zümlenir.


SERBEST ÖLÇÜ

Hece ya da aruz ölçüsünü dikkate almadan yazılan şiirler serbest ölçülüdür. Serbest ölçü, bir bakıma şiirde "ölçüsüzlük" tür.

Serbest ölçüyle yazılan şiirlerde dizelerdeki toplam hece sayıları değişir. Şair, çoğu kez şiirin temasına göre dizelerin uzunluk ve kısalığını ayar­lar.

Günümüz Türk edebiyatında şiirler dahaçok serbest ölçüyle yazılmaktadır. Edebiyatımızda, şi­irde ölçüyü reddeden ilk edebiyat topluluğu Garipçiler olmuştur.

Orhan Veli Kanık, Ziya Osman Saba, Cahit Sıtkı Tarancı, Arif Nihat Asya, Behçet Necatigil, Yavuz Bülent Bakiler... gibi şairler serbest ölçüyü başarıyla kullanan şairlerimiz arasındadır.

Aşağıdaki şiir örneği serbest ölçüye göre ya­zılmıştır :

Şafaktır
Uyanır
Börtü böcek
Kurt kuş
Uyanır bebe
Uyanır
Anaç çanağında çiçek
Dal tomurcuğunda su
Erir çiğ
Uyanır yeşil
Şafaktır
Uyanır insan
Açılır cümle kapısı
Her sabah
Bismillah...
(Nazım Payam)


UYAK (KAFİYE) TÜRLERİ

Uyak (Kafiye)
Uyak, kısaca "dize sonlarındaki ses benzer­liği" olarak tanımlanabilir. Uyak, dize sonlarındaki anlam ve görevce farklı sözcük, ek ya da sesler­den oluşur.

Redif Nedir ?
Uyaktan sonra gelen aynı anlamlı sözcüklere veya aynı görevli eklere redif denir. Redif, "döner uyak" olarak da adlandırılır.

Üstümüzden gelen boran, kış /gibi
Şahin pençesinde yavru kuş /gibi

Yukarıdaki dizelerde "gibi" sözcükleri aynı anlamlı olduğu için rediftir. "Kış" ve "kuş" söz­cüklerinde sadece "ş" sesi benzerlik oluşturmak­tadır; "ş" sesleri uyaklıdır.


Hülya tepeler, hayal ağaç \lar durgun
Suda dinlenen yamaç \lar durgun

Bu dizelerde "ağaç" ve "yamaç" sözcükle-rindeki "aç" seslen uyaklıdır "-lar" takısı ise ek bi­çiminde rediftir.


UYARI
Uyaktan sonra redif olmayabilir. Yani şiirde uyaktan sonra redif kullanılması şart değildir:

Ne hasta bekler sabahı
Ne taze ölüyü mezar
Ne de şeytan, bir günahı
Seni beklediğim kadar
(N. Fazıl Kısakürek)

Bu dörtlüğün 1. ve 3. dizelerinde yer alan "günah", "sabah" sözcüklerinin son iki sesi "ah" uyaklıdır. Bu sözcüklerin sonundaki "-ı" eki ise rediftir. 2. ve 4. dizedeki "mezar", "kadar" söz­cüklerinde ise "ar" sesleri uyak oluşturmaktadır, redif yoktur.




SES BENZERLİKLERİNE GÖRE UYAKLAR


A.YARIM UYAK:

Dize sonlarındaki tek ses benzerliğine yarım uyak denir. Yarım uyak, sadece sessiz harfle ya­pılır.

Ecel büke belimizi
Söyletmeye dilimizi
Hasta iken halimizi
Soranlara selam olsun
(Yunus Emre)

Yukarıdaki dörtlükte "belimizi—dilimizi—hali­mizi" sözcüklerinde "l" sesi yarım uyaktır. "- imi-zi" ekleri ise rediftir.


Atımızı koşalım
Dağı taşı aşalım
Sen yağmur ol ben bulut
Yağarken kavuşalım
(Mani)

Yukarıdaki dörtlükte "ş" sesi yarım uyak, "- alım" ekleri ise rediftir.



B.TAM UYAK:

Dize sonlarındaki çift ses benzerliğine tam uyak denir. Tam uyak biri sesli biri sessiz, iki harf­ten oluşur.

Ürperme verir hayâle sık sık
Her bir kapıdan giren karanlık
(Y. Kemal Beyatlı)

Yukarıdaki dizelerde "ık" sesleri tam uyaktır.


Yayla suyun yan gider
Yüreğimden kan gider
(Türkü)

Bu dizelerde "an" sesleri tam uyak, "gider" sözcükleri rediftir.

UYARI: Uzun okunan ünlüler de tam uyak oluşturur:

Dokunma keyfine, yalnız tetik bulun zirâ
Deniz kadın gibidir, hiç inanmak olmaz hâ
(Tevfik Fikret)

Bu dizelerdeki "â" sesi tam uyak oluştur­muştur. Çünkü "â = a + a"dır.



C.ZENGİN UYAK:

Sözcük ve eklerin son hecelerinde ikiden çok ses benzerliğine dayanan uyaklara zengin uyak denir.

Ay geçer, yıl geçer uzarsa ara
Giyin kara libas yaslan duvara
(Âşık Veysel)

Bu dizelerde "ara" sesi zengin uyaktır.

Bilmem ki adını onun kim saklar
Besbelli üşütür soğuk topraklar
(A. Kutsi Tecer)

Bu dizelerde "aklar" sesi zengin uyaktır. Re­dif kullanılmamıştır. İlk dizede "-la" yapım eki ve
"-r" geniş zaman eki kullanılmıştır. ikinci dizede ise çoğul eki olan "-lar" eki vardır.



D.TUNÇ UYAK:

Uyaklı sözcüklerden biri diğerinin içinde ay­nen yer alırsa tunç uyak oluşur. Tunç uyak, zengin veya tam uyak biçiminde olabilir.

N'oldu sana, yeşil pancurun indi
Karanlık akşamlara döndü ikindi
(Oktay Rıfat)

Bu dizelerin ilkinde "indi" sözcüğü, ikinci di­zedeki "ikindi" sözcüğünün içinde yer almıştır. Bu, zengin uyak biçiminde tunç uyaktır.


Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı
Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı
(F.N. Çamlıbel)

Bu dizelerde "çıktı" sözleri zengin uyak biçi­minde tunç uyaktır.

Bursa 'da eski bir cami avlusu
Mermer şadırvanda sakırdayan su
(A. H. Tanpınar)
Bu dizelerde "su" sözleri tam uyak biçimin­de tunç uyaktır.



E. CİNASLI UYAK:

Di­ze sonlarında sesleri aynı, anlamlan farklısözcükler cinaslı uyak oluşturur.

Almadan
Kokun aldım almadan (elmadan)
Bir de yüzün göreyim
Tanrı canım almadan
(Mani)

Bu dizelerde "almadan" sözcüklerinin yazılışlan aynı, anlamlan farklıdır ve cinaslı uyak oluş­turmuştur.


Sen sana bülbül, bana sen gülşen ol
Ko beni ağlayayım, sen gül şen ol
(Mesihi)

Bu dizelerde "gülsen" sözleri cinaslıdır,


Kalem böyle çalınmıştır yazıma
Yazım kışa uymaz, kışım yazıma
(Gevheri)

Bu dizelerde "yazıma" sözleri cinaslıdır.


ÖNEMLİ UYARI
Divan edebiyatı düzyazısındaki uyağa "seci" (içuyak) adı verilir. Aşağıdaki cümlelerde koyu yazılmış sözcükler seciye örnektir:

Aşk bir zevktür. anun da başka bir dili var; aşk bir şevktür. anun da ayrı ehli var. Aşk bir cûştur. anun da şevdâları var; aşk bir buruştur, anun da deryaları var.
(Sinan Paşa, 15. yüzyıl)



ŞİİRDEKİ DİZİLİŞLERİNE GÖRE UYAKLAR

Şiirdeki dizilişlerine göre uyak türleri şu baş­lıklar altında incelenebilir:


a. Düz Uyak :

Bir şiirde her beyit kendi arasında uyaklı ise, o şiirde düz uyak kullanılmıştır. Buna "mesnevi tarzı uyak" da denir.

Düz uyağın şeması aşağıdaki gibidir:
—---------- a
------------- a
------------- b
------------- a

----- ■■----c
------------- c
------------- d
------------- d

EŞİK
Basma bu eşikte benim kalbim var
Kalbim ki bir uzak hayale ağlar
Kıskanç bir büyüdür bana uzletim
Zalim arzularla tutuşan etim
Her akşam bir çarmıh olur ruhuma
Ben de bilmem nasıl diner bu humma Saatler işkencem, günler celladım
Ne ben yalnızlığa bir lâhza kandım
Ne de yalnızlığım benden usandı
Tahtayı kurt oydu, taş yosunlandı
(A. Hamdi Tanpınar)


b) Sarmal Uyak

Bir şiirde dizeler aşağıdaki gibi uyaklanıyorsa sarma (sarmal) uyak oluşur:

---------------- a
---------------- b
---------------- b
---------------- a

Gök dibinde havuzun
Sularda ellerimiz
Bütün emellerimiz
Anlaştı uzun uzun

Sular soğuk bir ışık,
Bakıyoruz havuza:
Suda omuz omuza
İki gölge karışık!

Bir kırık ay havuzda
Ağır ağır kayboldu
Havuz şafakla doldu
Gün doğdu ufkumuzda
(A. Hamdi Tanpınar)


c) Çapraz Uyak

Şiirde dizelerin aşağıdaki gibi uyaklanmasıyla çapraz uyak oluşur:

------------------- a
------------------- b
------------------- a
------------------- b

SERSERİ
Yeryüzünde yalnız benim serseri
Yeryüzünde yalnız ben derbederim
Herkesin dünyada varsa bir yeri
Ben de bütün dünya benimdir derim

Yıllarca gezdirdim hoyrat başımı
Aradım bir ömür arkadaşımı
Ölsem dikecek yok mezar taşımı
Halime ben bile hayret ederim
(N. Fazıl Kısakürek)



d) Örüşük Uyak :

İlk kez İtalyan edebiyatında ve "terza-rima" nazım biçiminde kullanılan bu uyak türü, bizde Servet-i Fünun döneminde denenmiştir.

örüşük uyakta uyaklanış aşağıdaki gibidir:

------------------- a
------------------- b
------------------- a


------------------- b
------------------- c
------------------- b


------------------- c
------------------- d
------------------- c


KAVAL
Bir dereden kopardım
Bu incecik kamışı
Ve bir bıçakla yardım

Pek solgunsa da dışı
Sesinde gizli, berrak
Pınarların akışı:

Dinle, ne şakıyor bak!
(Ali Mümtaz Aralat)


e) Mani Tipi Uyak

Mani biçimindeki şiirler aşağıdaki gibi uyaklanırlar:


------------------- a
------------------- a
------------------- x
------------------- a

Dağlarda kar kalmadı
Gözlerde fer kalmadı
Daha yazacak idim
Kağıtta yer kalmadı
(Anonim)

Uyak Konusunda Ek Bilgi ;

Halk şiirinde en çok yarım uyak kullanılmış­tır. Yarım uyak kullanılması Orta Asya şiirin­den devralınan bir gelenektir.

Divan şiirinde uyak kurallarına çok önem ve­rilmiştir. Bu şiirde en çok zengin ve tam uyak kullanılmıştır. Divan şiirinde "uyak göz içindir." Yani birbiriyle uyaklanan sözlerde (Arap harfleri ile) yazılış benzerliği aranır. Halk şiirinde böyle bir anlayış yoktur.

Divan şiirindeki "göz için kafiye" anlayışına ilk tepki Tanzimatçılardan gelmiştir. Reca-izade Ekrem "kulak için kafiye" tezini ortaya atmış, bu görüş büyük taraftar toplamıştır.
Türk şiirinde uyaksız ilk şiiri Tanzimat sanat­çısı Abdülhak Hamit Tarhan yazmıştır (Vali-dem,1913).

Uyaklı şiir yazma geleneğine ilk esaslı tepki ise1930'lu yıllardan sonra ortaya çıkmıştır. Orhan Veli ve arkadaşları uyaklı, ölçülü şiire karşı çıkarak yeni bir anlayış geliştirmişlerdir.



ŞİİR SANATI - ŞİİR ÇEŞİTLERİ

Şiir Sanatı : Dildeki anlam, ses ve ritim öğelerinden yararlanarak bir duygu, düşünce yada olayı, yoğun ve sıra dışı anlatma sanatı olarak tanımlanabilir. İnsanoğlunun en eski ve kendine özgü anlatı türlerinden biri olması nedeniyle, bu güne kadar şiirin pek çok tanımı yapılmış, ama hiç birinin bu kavramı tam olarak açıklayamadığı görülmüştür.

Bu tanımlardan en yaygını, şiiri düz yazının karşıtı olarak gösteren tanımdır. Bir başka deyişle, şiir düz yazı ile anlatılamayan duygu ve düşüncelerin ses uyumları ile, kulağa hoş gelecek biçimde oluşturulan dizelerle anlatılmasıdır. Ama bu tanım manzumeyi de kapsar. Şiiri manzumeden ayıran özellik ise, manzumenin yüzeysel ve sıradan olmasına karşılık, şiirin yoğunluk ve derinliktaşımasıdır. Ölçü ve uyak,çağlar boyunca şiirin en ayırıcı niteliği olarak kabul edilmiştir.Ne var ki,yalnızca ölçü ve uyakla şiir yaratılamayacağı gibi, özellikle 20.y.y da ölçü ve uyak kullanılmadan da çok başarılı şiirlerin yazıldığı görüldü. Bunun sonucunda düz yazının nerede bitip şiirin nerede başladığı önemli bir sorun olarak ortaya çıktı. Düz yazıda dil yalnızca bir bildiri iletmenin aracıdır; bildiri iletildikten sonra sözcüklerin önemi kalmaz. Şiirde ise vurgu, sözcüklerin aktardığı bilgi kadar , sözcüklerin üzerinde de yoğunlaşır. Yani şiirde neyin söylendiğinden çok , nasıl söylendiği önemlidir.

Şiirin ne olduğunu tam olarak anlayabilmek için yapılması gereken en iyi şey, çeşitli türlerde çok sayıda iyi şiir okuyup bunların üzerinde düşünmektir. Böylelikle şiirin ne olup olmadığı, sözcüklerin nasıl seçildiği, nasıl sıralandığı , teşbih ve istiarelerin nasıl kullanıldığı gibi konularda daha çok bilgi edinilebilir.



LİRİK ŞİİR

Duyguların coşkulu ve heyecanla dile getirildiği şiirlerdir . Aşk ,özlem(hasret), ayrılık ,yalnızlık ,ölüm ,yurt-bayrak vb. duygular dile getirilir .

Akıldan çok , duygulara , hislere seslenen insanlarda güzellik sevgisi uyandırmayı amaçlayan aşk, ayrılık, hasret ve özlem konularını işleyen duygulu şiirlerdir. Okurun duygularına, kalbine seslenir. Eskiden Yunanlılarda “lir” denen sazlarla söylendiğinden bu adı almıştır. Tanzimat döneminde de bir saz adı olan “rebab” dan dolayı bu tür şiirlere rebabi denmiştir. Divan edebiyatında gazel, şarkı; Halk edebiyatında güzelleme türündeki koşma, semai lirik şiire girer.


Endülüs’te Raks

Zil, şal ve gül. Bu bahcede raksın bütün hızı...
Şevk akşamında Endülüs üc defa kırmızı.

Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir
İspanya neş'esi ile bu akşam bu zildedir.

Yelpaze çevrilir gibi birden dönüşleri,
İşveyle devriliş, örtünüşleri...

Her rengi istemez, gözümüz şimdi aldadır.
İspanya dalga dalga bu akşam bu şaldadır..

Alnında halka halka aşüfte kakülü
Göğsünde yosma gırnatanın en güzel gülü...

Raks ortasında bir durup oynar, yürür gibi;
Bir baş çevirmesiyle bakar öldürür gibi...

Gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü sürmeli,
Şeytan diyor ki, sarmalı yüz kere öpmeli.

Gözler kamaştıran şala, meftun eden güle
Her kalbi dolduran zile, her sineden "Ole!"
(Yahya Kemal Beyatlı)



DİDAKTİK ŞİİR

Bir düşünce ,bir konuda aydınlatmak ,bilgi veya öğüt vermek ,ahlak dersi çıkarmak amacı
taşıyan şiirlerdir . Bilim ,fen ,teknik ,ahlak , sanat vb konularda eğitici ,öğreticidir . Öğretici bilgi verici şiirdir. Bir şeyler öğretmek veya bilgi vermek amacıyla yazılan şiirlerdir. Didaktik şiirde duygu ve hislerden çok, fikir ağır basar. Didaktik şiir herhangi bir konuyu öğretmek amacıyla yazılır. Duygu yönü az olduğundan kuru bir anlatımı vardır. Kafiye ve ölçülerinden dolayı akılda kolay kaldığından , bilgiler bu yönde verilir. Fabllar ,manzum hikayeler didaktik özellik gösterir.Tevfik Fikret’in ve Mehmet Akif’in manzum hikayeleri didaktik şiir türünün güzel örnekleri arasındadır.

Gamlanma

Koyun meler , kuzu meler ,
Sular hendeğine dolar ,
Ağlayanlar bir gün güler ,
Gamlanma gönül gamlanma .

Yiğit yiğide yad olmaz ,
İyilerde ham süt olmaz ,
Bin kaygı bir borç ödemez ,
Gamlanma gönül gamlanma

Yiğit yiğidin yoldaşı ,
At yiğidin öz gardaşı ,
Sağlıktır her şeyin başı
Gamlanma gönül gamlanma.

Naçar karacoğlan naçar
Pençe vurup göğsün açar
Kara gündür gelir geçer
Gamlanma gönül gamlanma .
(KARACAOĞLAN)



EPİK ŞİİR

Konusu savaş ,kahramanlık ,yiğitlik , büyük göç ve doğal afetlerle ilgili olan şiirlerdir .
Epik şiirler kısa olabileceği gibi uzun manzum hikaye biçiminde de olabilir . Diğer bir deyişle
destanlar bu türe örnektir.

Büyük kahramanları ve onların yaptıkları işleri anlatan şiirdir. Epik sözcüğü EPOPE ( Destan ) sözünden doğmuştur. Bir milletin hayatını yakından ilgilendiren ve etkileyen tarih ve toplum olayları ile ilgili kahramanlıkları dile getiren hikaye şeklindeki şiirlerdir. Divan edebiyatında kasideler, Halk edebiyatında koçaklama, destan, varsağı türleri de epik özellik gösterir. Tarihimizde birçok şanlı zaferler yaşadığımızdan, epik şiir yönüyle bir hayli zengin bir edebiyatımız vardır.


KÖROĞLU DESTANI

Benden selam olsun Bolu beyine
Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır.
At kişnemesinden, kargı sesinden
Dağlar seda verip, seslenmelidir.

Asker geldi , sıra sıra dizildi
Alnımıza kara yazı, yazıldı.
Delikli demir icat oldu, mertlik bozuldu.
Eğri kılıç kında, paslanmalıdır.

Köroğlu düşermi acep şanından
Çoğunu ayırır , er meydanından
Kır at köpüğünden, düşman kanından
Çevrem dolup, Şalvar ıslanmalıdır.



PASTORAL ŞİİR

Doğa güzelliklerini , kır ve köy ,çoban hayatını ve bunlara duyulan özlem , mutluluk ve sevgileri anlatan şiirlerdir.

Çoban Çeşmesi
Derinden derine ırmaklar ağlar,
Uzaktan uzağa çoban çeşmesi,
Ey suyun sesinden anlıyan bağlar,
Ne söyler su dağa çoban çeşmesi.
"Goynunu Şirin'in aşkı sarınca
Yol almış hayatın ufuklarınca,
O hızla dağları Ferhat yarınca
Başlamış akmağa çoban çeşmesi...
"O zaman başından aşkındı derdi,
Mermeri oyardı, taşı delerdi.
Kaç yanık yolcuya soğuk su verdi.
Değdi kaç dudaga çoban çesmesi.
Vefasız Aslı'ya yol gösteren bu,
Kerem'in sazına cevap veren bu,
Kuruyan gözlere yaş gönderen bu...
Sızmadı toprağa çoban ceşmesi.
Leyla gelin oldu, Mecnun mezarda,
Bir susuz yolcu yok şimdi dağlarda,
Ateşten kızaran bir gül ararda,
Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi,
Ne şair yaş döker, ne aşık ağlar,
Tarihe karıştı eski sevdalar.
Beyhude seslenir, beyhude çağlar,
Bir sola, bir sağa çoban çeşmesi...
(Faruk Nafiz Çamlıbel)



SATİRİK ŞİİR

Toplum hayatındaki aksayan yönleri , düzensizliklerin insanların çeşitli konulardaki
zayıflıklarının zekice , ince bir alay tarzı ile kişileri ve olayları eleştiren şiirlerdir. Bunlarda didaktik özellikler de görüldüğünden , didaktik şiir için de incelenebilir. Ancak açık bir eleştiri olduğundan ayrı bir sınıfa alınması daha doğrudur.

Bu tür şiirlere Divan edebiyatında hiciv , Halk edebiyatında taşlama , yeni edebiyatımızda yergi,eleştiri denir.

Yiyin, efendiler yiyin; bu hân-i iştihâ sizin;
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin !
Efendiler pek açsınız, bu çehrenizde bellidir;
Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir?



DRAMATİK ŞİİR

Acıklı ve üzüntü verici olayları konu edinen şiirlerdir. Dramatik şiir manzum olarak yazılan
tiyatrolarda söz konusudur. İnsanın gözünün önünde acıklı , korkunç bir olay adeta canlandırılır.Dramatik şiir tiyatroda trajedi ve komedi olmak üzere ikiye ayrılır. Daha sonra dramın eklenmesiyle üç türe çıkmıştır. Edebiyatımızdan Abdülhak Hamid , Faruk Nafız Çamlıbel ,Necip Fazıl Kısakürek dramatik şiir türünün başarılı örneklerini ortaya koymuşlardır.

a. Trajedi : Hayatın acıklı yönlerini sahneye koymak ahlak ve erdem örneği vermek için yazılan manzum tiyatro eserlerine denir.

b. Komedi : Güldürme amacını güden güldürmek ve düşündürmek amacıyla hayatın gülünç yönlerini konu edinen tiyatro eserleridir.

c. Dram : Hayatı acıklı ve gülünç yönleriyle olduğu gibi yansıtmak için yazılan tiyatro eserleridir.

ANNEME MEKTUP

Ben bu gurbete ile düştüm düşeli,
Her gün biraz daha süzülmekteyim.
Her gece, içinde mermer döşeli,
Bir soğuk yatakta büzülmekteyim.
Böylece bir lâhza kaldığım zaman,
Geceyi koynuma aldığım zaman,
Gözlerim kapanıp daldığım zaman,
Yeniden yollara düzülmekteyim.
Son günüm yaklaştı görünesiye,
Kalmadı bir adım yol ileriye;
Yüzünü görmeden ölürsem diye,
Üzülmekteyim ben, üzülmekteyim .
(Necip Fazıl Kısakürek)